Yedinci Mühür benim için hiçbir zaman yalnızca bir film olmadı. Hayatın farklı evrelerinde önüme çıkan, her seferinde başka bir yerimi yoklayan bir metin gibi durdu. Aynı görüntüler değişmedi ama ben değiştikçe film de başka bir derinlikten konuşmaya başladı. Bazı filmler bilinç belirli bir eşiğe ulaşmadan kendini bütünüyle açmıyor. Antonius Block’u Tanrı’ya sırtını dönmüş biri olarak görmedim. Daha çok, inanmak isteyen ama karşılık alamayan bir bilinç gibi okudum. Bu hâl bana her zaman bir inanç yitiminden çok, karşılıksız kalan bir yönelimi düşündürdü. İlişki sürüyordur ama tek taraflıdır; zamanla bu durum öfke üretmez, ağır bir içsel yük bırakır. Filmde düşüncenin sürekli devrede olması dikkatimi çeken ilk şeylerden biri oldu. Bu, bilgelik değil; zihinsel aşırı çalışma hâli gibi duruyor. Duygusal sistem yükü taşıyamadığında, zihin kontrolü ele alıyor. İnsan açıklamaya, çerçevelemeye, kavramsallaştırmaya yöneliyor; çünkü...
Geceyi bölen rüzgâr değildi; içimde uzun yıllardır süzülen bir çağrıydı. Gözlerimi kapattığımda bozkırın genişliği geldi bana. Haritada silinmiş toprakların yankısı, rüzgârla savrulan otların fısıltısı, yıldızlarla örülü göğün altında beliren ayak izleri. Belki bir efsâneydi, belki bir düş; ama ses netti: Yol senin, ışık gökten. O çağrıdan doğdu bu yazı. Çünkü köklerimiz yalnızca toprağa değil; zamana, hafızaya, ortak bilince uzanıyor. Bizler, ister farkına varalım ister hayalimizde saklayalım, o köklerin çocuklarıyız. Efsâneler yalnız eski hikâyeler değil; ruhun derinliklerinde saklı kalan pusulalardır. Oğuz diye bir çocuk doğdu derler, kaderin işareti taşındı üzerinde. Gökten inen ışık, karanlıkta doğan bir kurtun gölgesiydi. O kurt, yolun, karanlığın, ertesi günün ama en çok da insanın pusulasıydı. Gökbörü denilen o kurt yalnız bir hayvan değildi; göğün tadıydı, toprağın soluğu, ataların yankısıydı. Bir ...