Ana içeriğe atla

Anlamın Geri Çekildiği Bir Yerde

    


    Yedinci Mühür benim için hiçbir zaman yalnızca bir film olmadı. Hayatın farklı evrelerinde önüme çıkan, her seferinde başka bir yerimi yoklayan bir metin gibi durdu. Aynı görüntüler değişmedi ama ben değiştikçe film de başka bir derinlikten konuşmaya başladı. Bazı filmler bilinç belirli bir eşiğe ulaşmadan kendini bütünüyle açmıyor.

   Antonius Block’u Tanrı’ya sırtını dönmüş biri olarak görmedim. Daha çok, inanmak isteyen ama karşılık alamayan bir bilinç gibi okudum. Bu hâl bana her zaman bir inanç yitiminden çok, karşılıksız kalan bir yönelimi düşündürdü. İlişki sürüyordur ama tek taraflıdır; zamanla bu durum öfke üretmez, ağır bir içsel yük bırakır.

   Filmde düşüncenin sürekli devrede olması dikkatimi çeken ilk şeylerden biri oldu. Bu, bilgelik değil; zihinsel aşırı çalışma hâli gibi duruyor. Duygusal sistem yükü taşıyamadığında, zihin kontrolü ele alıyor. İnsan açıklamaya, çerçevelemeye, kavramsallaştırmaya yöneliyor; çünkü hissetmek artık güvenli değil. Bu yüzden Block’un sakinliği bana hiçbir zaman huzurlu gelmedi. Daha çok askıda, ertelenmiş bir hâl gibi durdu.

   Ölümle kurulan ilişki de bu askıda kalmışlığın bir uzantısı. Burada bir meydan okuma yok, kahramanlık yok. Daha çok, insan bilincinin varlığı uzatma çabası var. Ölüm kaçınılmazdır ama insan zihni son ana kadar sürekliliğini korumak ister. Bu durum bana metafizikten çok, temel bir ruhsal refleksi düşündürüyor.

   Filmde doğanın tavrı belirleyici. Sessiz, tarafsız ve açıklamasız. Stoacı düşüncenin özü burada net biçimde hissediliyor: doğa insanın sorularına cevap vermek zorunda değildir. İnsan, bu kayıtsızlıkla baş etmeyi öğrenmek zorundadır. Bu beceri gelişmediğinde, ruhsal yapı kolayca dağılabiliyor; ya aşırı anlam üretmeye ya da mutlak kabullere savruluyor.

   Salgın atmosferi ve toplu tepkiler, belirsizlik karşısında zihnin nasıl daraldığını gösteriyor. Karmaşık düşünce geri çekiliyor, kesinlik arayışı öne çıkıyor. İnsan, taşıyamadığı içsel gerilimi dış dünyada sabitlemeye çalışıyor. Bu, kötücül bir niyetten çok, psikolojik tolerans sınırının aşılması ile ilgili.

   Jof ve Mia’yı bir çıkış yolu ya da telafi edici bir çözüm olarak görmüyorum. Onlar daha çok, zihnin geri çekildiği yerde devreye giren başka bir düzenleme biçimini temsil ediyor. Düşünce üretmezler, açıklama yapmazlar; ama yaşamla temas hâlindedirler. Onlarda denge, kavramlar üzerinden değil, bedenin ritmi üzerinden kurulur. Yakınlık, dokunma, birlikte durma… Zihnin taşıyamadığı yük, bedensel süreklilikle tutulur. Bu yüzden onların varlığı bana şunu düşündürüyor: ruhsal sağlamlık her zaman bilinç derinliğiyle gelmez; bazen bilinç susar ve bedensel temas, zihnin bıraktığı yerden devam eder.

   Film bittiğinde cevap gelmiyor. Ne Tanrı konuşuyor ne ölüm acele ediyor. Ama insan hareket hâlinde kalıyor. Ben bu durumu bir kabullenişten çok, yanılsamayı bırakma hâli olarak okudum. Değiştiremeyeceğini fark etmek ve buna rağmen yoluna devam etmek. Stoacı bir dayanıklılık gibi.

   Yedinci Mühür’e her geri dönüşümde, filmden çok kendime bakmış gibi oluyorum. Aynı sorular orada duruyor, ama onlara verdiğim iç tepkiler değişiyor. Belki de bu yüzden bazı filmler tüketilmez; insanın zihinsel ve ruhsal gelişimine eşlik eder.
Cevap vermedikleri için değil, soru sormayı sürdürebildikleri için değerli kalırlar.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kurt Arketipi ve Kültürün Kolektif Hafızası

İçsel Çağrı    Herkesin içinde bazen ifade edemediği ama derinden hissettiği bir yön vardır. Bu yön, bireyin yaşadığı olaylardan çok daha eski ve geniş bir kökene dayanır. Psikolojik yazılarda bu, "kolektif bilinçdışı" olarak adlandırılır; kültürel ve tarihsel hafızanın ruhsal izi. Bu izlerin Türk kültüründe en yaygın sembollerinden biri kurttur. Bozkurt, bir mit ya da etnik bir sembol değil, zamanı aşan bir psikolojik arketip, geçmişten bugüne gelen içsel bir arketipik şablondur. Arketip Kavramı ve Zihinsel Yapı     Carl Gustav Jung tarafından önerilen arketip teorisine göre, insan zihni sadece kişisel anılarımızı içermez. Ancak, bu açık hafıza değil; davranışlar, zevkler ve işaretler gibi şekiller alır. Algılar, ortak ruh, kültürel ifadeler, alegorik motifler ve ruhsal gerçekler ve semboller içerir. Bu durumda kurt, hayatta kalma, kendi yolunu bulma, liderlik, sadakat ve yenilenme değerlerini veya niteliklerini simgeler. Kurt, geleneksel Türk halkı için yenile...

Yönünü Kaybeden Sürüde Göğe Bakan Kurt

       Geceyi bölen rüzgâr değildi; içimde uzun yıllardır süzülen bir çağrıydı. Gözlerimi kapattığımda bozkırın genişliği geldi bana. Haritada silinmiş toprakların yankısı, rüzgârla savrulan otların fısıltısı, yıldızlarla örülü göğün altında beliren ayak izleri. Belki bir efsâneydi, belki bir düş; ama ses netti:  Yol senin, ışık gökten.    O çağrıdan doğdu bu yazı. Çünkü köklerimiz yalnızca toprağa değil; zamana, hafızaya, ortak bilince uzanıyor. Bizler, ister farkına varalım ister hayalimizde saklayalım, o köklerin çocuklarıyız.    Efsâneler yalnız eski hikâyeler değil; ruhun derinliklerinde saklı kalan pusulalardır. Oğuz diye bir çocuk doğdu derler, kaderin işareti taşındı üzerinde. Gökten inen ışık, karanlıkta doğan bir kurtun gölgesiydi. O kurt, yolun, karanlığın, ertesi günün ama en çok da insanın pusulasıydı. Gökbörü denilen o kurt yalnız bir hayvan değildi; göğün tadıydı, toprağın soluğu, ataların yankısıydı.     Bir ...